30 Mart 2010 Salı

kepenk adası

Sevgili köftenin filme gidip filmi izlememesinden sonra şu filme ben de bir gideyim neymiş ne değilmiş, leocum noolmuş, scorcese amca bu sefer nası bi film yapmış bi göreyim dedim.
Benim burdaki Gürcü arkadaşla gidelim diye anlaştık. Gittik yerleştik yerimize, anam o koltuklar nası alçak nası alçak, kafa arkalığı yok falan, nerdeyse önünde oturanın ayaklarını görüyosun, bu köfte, emmoğlu sevgilisiyle nası liseli aşık fantezisi yapmış orda dedim. neyse.
fragmanlarda da the lovely bones'u merak ettim bi de ona gitcem.
kepenk adasına gelirsek, leocum her zamanki gibi müthiş, yannız biraz kilo almış, yaşlanmış mı ne, üstsüz bi sahnede bildiğin benden büyük memeleri vardı! Hele o kravat hele o kravat, tanrımm, ne fecahat bişiydi. hatır için çiğ tavuk yerim gene de o kravatı takmam..ıyyk..Ama diyorum ya işte ne kadar uğraşırsan uğraş adam leonarda di caprio, kusarken bile yakışıklı yani bi yerde..şarap gibi adam mübarek, yıllar geçtükçe daha bi hoş oliiiyyy...
Filme dönelim,
Kurgu süper olmuş, sonunda ters köşe yapıyor mu, aslında yapıyor..Şu Türk yapımı Gen filmi gibi mi olcak demiştim, malum izole akıl hastanesi, yolların kapanması, gizemli olaylar, davranışlar vsvsvs. aynı. Hatta lan ilk defa holivud bizden çalmış galiba dediydim ama diilmiş..neyse ki diilmiş öyle olsa hayal kırıklığı olur idi.
whatever, netice olarak ben beğendim. Son sahnede adamın bi lafı var, 'It's better to die as a good man than live as a monster' gibisinden bişi o da ayrıca hoşuma gitti. bu laf üzerine bizim gürcü arkadaş bi yorum getirdi ki cuk oturdu, ben o sonuca ulasamamıstım ama o söyleyince dogru lan bu kız benden zeki galiba dedim! :) ama yazmıım şimdi spoilerın dik alası olur o yüzden salla.
haa mantık boşlukları yok mu, var tabi..ama who hasn't yani bi yerde. mesela o yaralı yüzlü amca ne ayaktı, nooldu ona..falan falan..(spoiler yok spoiler yookk..)
Netekim, shutter island namı diğer kepenk adası da böyle bi film işte..artı film benim gibi ödlek bi patates için bile öyle korkunç morkunç değil, en korkunç sahnesi işte şu alttaki foto.

Bence gidin bi izleyin. Öpüşmeden! ;)

25 Mart 2010 Perşembe

Bir İsveçli yar sevdim


Buraya geldiğimizden beri “İsveçli sevdicek istiyaam” diye çok sevgili Patates kişisinin beynini sikim sikim sikmedim mi, siktim. En sonunda yakarışlarımı Allah baba olmasa da pezevenk ruhlu brezilyalı arkadaşım duydu, çevresinden eli yüzü düzgün bi İsveçliyle beni başgöz etme çalışmalarına başladı. Oğlan tipik İsveçli işte sevgili okuyucu, dar pantolon-check, mavi göz-check, uzun boy-check…Bundan iyisi Şam’da kayısı dedim, türlü cilve yaptım çocuğa tanıştığımız ilk gün, o da sağolsun bünyesindeki alkolün gazıyla bitakım sarmaş dolaş hareketlerle de destekleyerekten numaramı aldı. İlk buluşmada tamam dedim, çocuk o gece çok sarhoştu ama şimdi pişman oldu, geri adım da atamıyo, neyse arkadaş oluruz biz de dedim, öyle bi soğukluk var oğlanın üstünde çünkü. Beni beklemeden yemek almaya sıraya girmeler, mekana kapıyı tutmadan önden dalmalar filan… Ayrılırken de tam böyle emmisinin kızına hoşça kal der gibi sarılıp pat pat omzuma vurdu ki o an ümidi kestim. Ben tam ne bok yerse yesin pezevenk diyip hayatıma devam ederken yine bi telefon, “stockholm’e gidiyorum gitmeden önce seni görmek istiyorum”. Yine buluştuk, bu sefer de zamanında bana yazmış olan bi arkadaşından bahsediyo paso, Trond aşşa Trond yukarı, ya bu çocuk Trond’a yanık ya da benim aramı yapmaya çalışıyo dedim. Büyülük bende kalsın diye götürdüm bunu tren garına, yine tam gaz geyik yapıyoruz, havada romansın r’si yok…tren geldi, hadi güle güle muhabbeti yaparken bi baktım ki aaaa, oğlanın dili ağzımda?! Stockholm’den aramalar, şimdi arkadaşlarla maça gidiyoruz diye rapor vermeler, bunlar iyiye işaret diye bi karar aldım, bu çocukla 3 kez daha buluşurum, yine dengesiz dengesiz davranırsa da sallarım. İşte bu postun konusu da 3 denemenin 1.siyle ilgili.

Bu sefer plan sinemada buluşup Shutter Island’ı izlemek ama herkesin aklı fesatlığa çalışıyo tabi “şimdi karanlık filan da olcak, aman sabahlar olmasın, ehehe” diye. Ben de bi taraftan pis sapıklar filan diyorum ama bi taraftan da lan geçen sefer de bişey anlamadım, kesin öpücek yine, bari bu sefer zort diye dilini sokmasa diye kendi çapımda hayalleniyorum. sinemadan 30 dk once buluştuk ama yine başta emmoğlu modunda bizimki. sinemaya girdik oturduk, yerleşti bu, kollarını filan sıvadı, n’apıcak acaba bakıyorum bel bel. Sonra el ele mi tutuşmak istersin sarılalım mı dedi zart diye. De allah benim ellerimin belasını versin, Pucca’nın dertten ben de muzdaripim, dışı soğuk içi terliyo. oğlan böyle elini uzattı, dayanamadım artık bak koçum benim elim terliyo, ne iğrenç kızmış demiceksen tutuşalım dedim. bişiler bişiler dedi, hatırlamıyorum. olmadı, senin şimdi "aaa ben bayılıyorum senin o minik yapış yapış ellerine" demen lazımdı dedim. o da ben senin kendini rahat hissetmeni istiyorum dedi. sonra " i love your sweaty hands" diyip tuttu. oyle oturduk konuştuk biraz, birden şak diye optu, hmm you taste good dedi. ben bildiğin odunum ama, yok o ben diilim lip gloss dedim. sonra ışıklar filan kapandı, kafamı omzuna koydum, saçımı filan okşadı hep, allah şimdi kafayı bi kaldırsam yumulcak yine diye tırstım gömüldüm iyice. Kafamı gödüğüm yerden de bacaklarını kesiyorum bi taraftan, benden güzel bacakları var diye dertleniyorum sonra. arada boynum tutuldu pozisyon değiştirelim derken yine göz göze geldik, yine bi posta öpüştük. sonra ben sıkıldım "ok, that's it" dedim, yine koydum kafamı. arada böyle göz göze geliyoruz, ben sinemada yiyişen insan olmayı kendime yakıştıramadığım için gözlerimi kaçırıyorum hep. ama bi yerde artık dayanamadım sırıttım, durum çok komik geldi, "do you wanna kiss?" dedim, hoop bi kere daha. bu arada benim kafadan türlü şey geçio ama "lan ıslandı çocuğun elleri yazık be, ooo elleri de yumuşacık bulaşık yıkatmıyolar heralde buna, mankafa Patates bulaşıkları bana yıkatıyosun, ellerim hışır hışır oldu senin yüzünden, anam kolumu okşuyo benim kendisinden fazla kıllı olduğumu anlıcak tiksinicek işte, çeksene olm elini ordan, siktir keşke dirseklerime krem sürseydim" vb vb...sonra arada işte kendime kızdım, ne böyle bayık bayık lise aşığı gibi mayıştın hemen, kendine gel diye, çekildim kenara, anlamadı çocuk nolduğunu. Böyle böyle kendi iç sesimle tartışırken filmden de bi sikim anlamadım tabii. sonra eve yuruduk. evin orda "bana çaya gelmek ister misin?" dedi, gecenin 12sinde ne çayı, allahın sapığı, ben biliom senin amacını diye düşünüp ters ters "no!" dedim. Bu muhabbet bi daha açılırsa korkarım kendimi tutamayıp “bak güzel arkadaşım niyetinin n’olduğunu ikimiz de biliyoruz, bari adına çay deme, içmicem ayrıca çay may seninle a.q.” diye çemkiricem. sonra kapının onunde yine öpüştük, yarın malmöye gidicem ama işim bitince arıcam seni plan yapalım dedi. tamam dedim. eve gidince de mesaj atmış seni görmek çok güzeldi diye, noktasına virgülüne büyük harfine küçük ünlü uyumuna dikkat ederekten. öyle işte. Bi daha ne zaman görüşürüz, n’aparız bilmiyorum, stresten tırnaklarımı da yedim iyice götüme döndü ellerim zaten.

21 Mart 2010 Pazar

bi tarafa kaçmış tezi boşverip blog yazmak


Bir pazar günü sabahın körü sayılabilecek bir saat olan 9 da kalkar sayın köfte ve patates ikilisi, amaç ertesi güne deadline'ı olan tez taslağını tamamlamaktır. (yada yazmaya başlamak artık nası hayal edersen:)) Amaaa kaçırılan bir nokta vardır ki köfte-patates ikilisi dünyadaki en meşhur ikili olmanın yanı sıra dünyanın en geyik ikilisidir. Beraber ders çalışmayı geçtim 5 dakika aralıksız ciddi muhabbet edemezler. Sonuç olarak bir blog oluşturma fikrinde end-up ederler. Ve işte köfte-patatesin aşkı böyle başlar..