
Buraya geldiğimizden beri “İsveçli sevdicek istiyaam” diye çok sevgili Patates kişisinin beynini sikim sikim sikmedim mi, siktim. En sonunda yakarışlarımı Allah baba olmasa da pezevenk ruhlu brezilyalı arkadaşım duydu, çevresinden eli yüzü düzgün bi İsveçliyle beni başgöz etme çalışmalarına başladı. Oğlan tipik İsveçli işte sevgili okuyucu, dar pantolon-check, mavi göz-check, uzun boy-check…Bundan iyisi Şam’da kayısı dedim, türlü cilve yaptım çocuğa tanıştığımız ilk gün, o da sağolsun bünyesindeki alkolün gazıyla bitakım sarmaş dolaş hareketlerle de destekleyerekten numaramı aldı. İlk buluşmada tamam dedim, çocuk o gece çok sarhoştu ama şimdi pişman oldu, geri adım da atamıyo, neyse arkadaş oluruz biz de dedim, öyle bi soğukluk var oğlanın üstünde çünkü. Beni beklemeden yemek almaya sıraya girmeler, mekana kapıyı tutmadan önden dalmalar filan… Ayrılırken de tam böyle emmisinin kızına hoşça kal der gibi sarılıp pat pat omzuma vurdu ki o an ümidi kestim. Ben tam ne bok yerse yesin pezevenk diyip hayatıma devam ederken yine bi telefon, “stockholm’e gidiyorum gitmeden önce seni görmek istiyorum”. Yine buluştuk, bu sefer de zamanında bana yazmış olan bi arkadaşından bahsediyo paso, Trond aşşa Trond yukarı, ya bu çocuk Trond’a yanık ya da benim aramı yapmaya çalışıyo dedim. Büyülük bende kalsın diye götürdüm bunu tren garına, yine tam gaz geyik yapıyoruz, havada romansın r’si yok…tren geldi, hadi güle güle muhabbeti yaparken bi baktım ki aaaa, oğlanın dili ağzımda?! Stockholm’den aramalar, şimdi arkadaşlarla maça gidiyoruz diye rapor vermeler, bunlar iyiye işaret diye bi karar aldım, bu çocukla 3 kez daha buluşurum, yine dengesiz dengesiz davranırsa da sallarım. İşte bu postun konusu da 3 denemenin 1.siyle ilgili.
Bu sefer plan sinemada buluşup Shutter Island’ı izlemek ama herkesin aklı fesatlığa çalışıyo tabi “şimdi karanlık filan da olcak, aman sabahlar olmasın, ehehe” diye. Ben de bi taraftan pis sapıklar filan diyorum ama bi taraftan da lan geçen sefer de bişey anlamadım, kesin öpücek yine, bari bu sefer zort diye dilini sokmasa diye kendi çapımda hayalleniyorum. sinemadan 30 dk once buluştuk ama yine başta emmoğlu modunda bizimki. sinemaya girdik oturduk, yerleşti bu, kollarını filan sıvadı, n’apıcak acaba bakıyorum bel bel. Sonra el ele mi tutuşmak istersin sarılalım mı dedi zart diye. De allah benim ellerimin belasını versin, Pucca’nın dertten ben de muzdaripim, dışı soğuk içi terliyo. oğlan böyle elini uzattı, dayanamadım artık bak koçum benim elim terliyo, ne iğrenç kızmış demiceksen tutuşalım dedim. bişiler bişiler dedi, hatırlamıyorum. olmadı, senin şimdi "aaa ben bayılıyorum senin o minik yapış yapış ellerine" demen lazımdı dedim. o da ben senin kendini rahat hissetmeni istiyorum dedi. sonra " i love your sweaty hands" diyip tuttu. oyle oturduk konuştuk biraz, birden şak diye optu, hmm you taste good dedi. ben bildiğin odunum ama, yok o ben diilim lip gloss dedim. sonra ışıklar filan kapandı, kafamı omzuna koydum, saçımı filan okşadı hep, allah şimdi kafayı bi kaldırsam yumulcak yine diye tırstım gömüldüm iyice. Kafamı gödüğüm yerden de bacaklarını kesiyorum bi taraftan, benden güzel bacakları var diye dertleniyorum sonra. arada boynum tutuldu pozisyon değiştirelim derken yine göz göze geldik, yine bi posta öpüştük. sonra ben sıkıldım "ok, that's it" dedim, yine koydum kafamı. arada böyle göz göze geliyoruz, ben sinemada yiyişen insan olmayı kendime yakıştıramadığım için gözlerimi kaçırıyorum hep. ama bi yerde artık dayanamadım sırıttım, durum çok komik geldi, "do you wanna kiss?" dedim, hoop bi kere daha. bu arada benim kafadan türlü şey geçio ama "lan ıslandı çocuğun elleri yazık be, ooo elleri de yumuşacık bulaşık yıkatmıyolar heralde buna, mankafa Patates bulaşıkları bana yıkatıyosun, ellerim hışır hışır oldu senin yüzünden, anam kolumu okşuyo benim kendisinden fazla kıllı olduğumu anlıcak tiksinicek işte, çeksene olm elini ordan, siktir keşke dirseklerime krem sürseydim" vb vb...sonra arada işte kendime kızdım, ne böyle bayık bayık lise aşığı gibi mayıştın hemen, kendine gel diye, çekildim kenara, anlamadı çocuk nolduğunu. Böyle böyle kendi iç sesimle tartışırken filmden de bi sikim anlamadım tabii. sonra eve yuruduk. evin orda "bana çaya gelmek ister misin?" dedi, gecenin 12sinde ne çayı, allahın sapığı, ben biliom senin amacını diye düşünüp ters ters "no!" dedim. Bu muhabbet bi daha açılırsa korkarım kendimi tutamayıp “bak güzel arkadaşım niyetinin n’olduğunu ikimiz de biliyoruz, bari adına çay deme, içmicem ayrıca çay may seninle a.q.” diye çemkiricem. sonra kapının onunde yine öpüştük, yarın malmöye gidicem ama işim bitince arıcam seni plan yapalım dedi. tamam dedim. eve gidince de mesaj atmış seni görmek çok güzeldi diye, noktasına virgülüne büyük harfine küçük ünlü uyumuna dikkat ederekten. öyle işte. Bi daha ne zaman görüşürüz, n’aparız bilmiyorum, stresten tırnaklarımı da yedim iyice götüme döndü ellerim zaten.
Resim süpermiş:)
YanıtlaSil